Haber "Yazma serüvenim kendi içime yaptığım bir yolculuktur" : Metin AKTAŞ / Ropörtaj Ana Sayfa

Nişancı romanının yazarı Metin Aktaş:
"Yazma serüvenim kendi içime yaptığım bir yolculuktur"

Ropörtaj: Seyîdxan Kurij

Beroj/28.09.2007 -  «..Benim yaşamımda çocukluğumun çok derin izleri vardır.Galiba yaşadıkça bu izlerden kurtulamayacağım. Benim köyüm 1938 Dersim İsyanında kıyama uğramış köylerden biriydi. Bu kıyımda köyün nufusunun yüzde sekseni yokedilmişti. Içerisinde iki dedemde olmak üzere askerler köyümüzün bütün erkeklerini toplayıp dağda biribirine bağlayarak yakmışlardı. Bu yüzdende köyümüzde çok sayıda dul kadın vardı. Bunlardan ikisi benim nenemdi. Çocukluğum bu kadınların şinşivanı insan yüreğini dağlayan acı ğaıtlarını dinlemekle geçti. Aradan uzun yıllar geçtiği bu kadınları tümü öldüğü halde hala bu kadınların ağıtları şinşivanları kulaklarımda çınlanır.Galiba bu seslerden kurtulmak için yazıyorum. Ama kurtulamıyorum bu seslerden. Yaşadıkçada kurtulamayacağım galiba..»

Seyîdxan Kurij: Metin Aktaş okuyucularına kendisini nasıl tanıtabilir?

Metin Aktaş: Çok zor bir soru sordunuz bana. Keşke insanın aynanın karşısına geçip kendine tanıması mümkün olsaydı! Bana sorduğunuz bu soruyu ben yıllardır kendime soruyorum. Kimim ben? Nasıl bir insanım? İnsanlar beni nasıl görüyor? Sanırım bu sorunuza yanıt bulmuş değilim. Ama şunu söyleyebilirim. Sıradan bir insanım; içerisinde yaşadığım sıradan yoksul insanlar gibi. Basit,yoksul,küçük bir yaşamım var. Böyle olmaktanda mutsuz değilim.Öyle diğer insanlardan farklı bir yaşamım yok. Kısacası halktan biriyim.Sıradan biri. İnsanın kendini tanıması zor bir olay. Yazma serüvenim bu iç yolculuktur. Asla sonuna ulaşılmayacağım bir yolculuktur bu.

Nişancı romanına kadar yazdığınız kitapların (romanların) çoğunun konusu Dersim ile ilgili, bunun sizin kişisel serüveniniz ile ilgisi nedir?

Her yazar insandır. İnsan başkasını anlatırkan bile farkına varmadan kendini anlatır, kendisinden bir şeyler katar başkasının yaşamına. Benim yaşamımda çocukluğumun çok derin izleri vardır.Galiba yaşadıkça bu izlerden kurtulamayacağım. Benim köyüm 1938 dersim İsyanında kıyama uğramış köylerden biriydi. Bu kıyımda köyün nufusunun yüzde sekseni yokedilmişti. Içerisinde iki dedemde olmak üzere askerler köyümüzün bütün erkeklerini toplayıp dağda biribirine bağlayarak yakmışlardı. Bu yüzdende köyümüzde çok sayıda dul kadın vardı. Bunlardan ikisi benim nenemdi. Çocukluğum bu kadınların şinşivanı insan yüreğini dağlayan acı ağıtlarını dinlemekle geçti. Aradan uzun yıllar geçtiği bu kadınları tümü öldüğü halde hala bu kadınların ağıtları şinşivanları kulaklarımda çınlanır.Galiba bu seslerden kurtulmak için yazıyorum. Ama kurtulamıyorum bu seslerden. Yaşadıkçada kurtulamayacağım galiba.

Romanlarım tümü Dersimle ilgili değil. Kürt kökenli okuyucular benim diğer romanlarımı okumadıkları için böyle düşünüyorlar .Çok farklı alanları anlatan çok yönlü bir yazarım. Örneğin Hamal Dersimli Bektaşi romanımda bir cami imamıyla bir Alevi bektaşinin seksen öncesi zor, kanlı yıllarda Elazığ’da ki yaşamlarını, dostluklarını anlatıyorum. Yine Gerçek ve İşkence romanımda çökmekte olan osmanlı imparatorluğunu kurtarmak için bir araya toplanan beş dinin adamının üç günlük çalışmasını anlatım. 2004 Tudem Edebiyat Ödülü'nü alan Cennetin Ölümü romanımla da insanlığı bekleyen tehlikeleri anlattım. Acı Fırat Asi Fırat romanımda 1938 Dersim isyanı yıllarında kelle avcılığı yapan bir kelle avcısının yaşmını ve iç dünyasını anlattım. Harput’taki Hayalet romanımda birinci dünya savaşında Anadoluda yaşanan acıları, yıkımları savaşın insanoğlu üzerindeki tahribatlarını ve Ermeni tehcirini anlattım..Kısacası bu güne kadar yayınlanmış dokuz romanımın konusu kurgusu verdiği mesajler farklı.

Çocukluğun ve gençliğin nasıl bir ortamda geçti? Kişisel serüveninin yazmana ve eserlerine yansıması konusunda ne söyleyebilirsin?

Yukarıda da anlattığım gibi çocukluğum acı çeken, yoksulluk içerisinde kıvranan, devletin baskısı altında ezilen insanların içerisinde geçti. Bu durumun benim şekillenmemde önemli etkisi oldu. Bir insan olarak hep birlikte yaşadığım bu yoksul insanların yaşamını anlatmak istedim. Bu siyasal bir tercihten çok benim için ruhsal bir ihtiyaç bir iç yolculuktu. Her kaleme elime aldığımda bu insanlar belirir gözlerimin önünde, sesleri beynimin derinliklerinde çınlar. Başka şeyler yazmak istesemde sonuçta onları anlattığımı görüyorum.Artık şunu anladım; bu benim hayatım. Ben başka insanları anlatırken bile kendi hayatımı anlatıyorum.

Romanlarını nasıl yazıyorsun? Yani hikayeyi kurguluyor musun? Yoksa yasanmışlardan mı hareket ediyorsun?

Şüphesiz roman bir kurgudur. Ama benim romanlarım fantastik kurgular değildir. Birlikte yaşadığım insanların yaşamını anlatan yalın, gerçekçi romanlardır. Şahıslar birebir yaşanmamış olsada aynı yaşamı yaşamış insanlar vardır yaşadığımız toplumda. Romanlarımın kahramanları çoğunlukla sıradan küçük, yoksul insanlar. Yani hergün birlikte olduğumuz, ama çoğu kez varlığını hisetmediğimiz küçük insanlar. Ben onların hayıtını anlatırım. Romanlarım dikkatli okunduğunda gerçekçi romanlar olduğu görülür; yani ben yalın gerçekleri yazan bir yazarım.


 

Ne zaman yazmaya başladın? Seni yazmaya yönlendiren ne idi?

Yazma serüvenim 1973-1974 Hakkari lisesinde okurken yerel Hakkari'nin Sesi gazetesine yazı yazmakla başladı. İlk romanım Munzur Efsanesi 1986 yılında yayınlandı.

 

Niye yazıyorsun?

Bir çok insan para kazanmak, itibar edeninmek, siyaset yapmak için yazar. (Şüphesiz yazdıklarımla geçinmeyi isterim) Bense iç dünyama yolculuk için yazarım. Garip bir duygudur yazma olayı. Henüz anlamış değilim. Sanki bedenim içerisinde ben olmayan ikinci bir ben var. Itiraf edeyim ki yazma olayını gerçekleştirende o. İçimdeki ikinci ben o kadar aç ki eğer onu dinlemiş olsam bütün bir yaşamı yazmakla geçiririm. Onu kontrol etmekte zorlanıyorum. Önceleri bunun nedenini anlayamıyordum. Ama yaşım ilerledikçe içimdeki bu ikinci benin bu doyumsuz açlığının nedenini buldum galiba. İçimdeki ikinci ben eşleri ,çocukları, kardeşleri, anaları babaları, komşuları biribirine bağlanarak yakılan kadınların acı ağıtlarından kurtulmak istiyor.

Seni en cok etkileyen yazarlar kimlerdir?

Beni en çok etkileyen yazar Viktor Hugo ve Tolstoy oldu.

Özelikle Kürt çevrelerinde Nişancı Romanı ile tanındığınızı söylersem yanlış olmaz sanırım. Nişancı Romanı ile böyle bir atılım yapmanızı ve popüler olmanızı neye bağlıyorsunuz?

Yıllardır yazıyorum. Yazdıklarımla dışlanan, horlanan, varlıkları yok sayılan, zorla, baskıyla asimile edilerek yokedilmek istenen azınlık halkların, inançların, kültürlerin, yoksul halkın yaşamını anlattığım için su başlarını almış çevreler bizi durdurmak istediler. Bunu başaramayınca yok sayıldık. Çalışmamızı yayınlamakta, zorlandık.Bu çevreler tarafından yayanlattığım çalışmalarımı halkımıza ulaştırmanın kanalları kapatıldı bize. Çok zor günler yaşadım. Zaman zaman hayal krıklığına uğradım ama yılmadım yazmayı sürdürdüm. Daha doğırusu bu mücadeleyi sürdüren içimdeki benin açlığı, doyumsuzluğu oldu. Nişancı Romanım uzun yıllar süren zor bir mücadelenin eseridir. Nişancı roamınım Kürt okuyucusu tarafından beğenilmesinin nedeni onların yaşamlarını anlatmamdı. Nişancı romanı Kürtlerin, Türklerin yüzüne tutulmuş bir aynadır. Bir çok insan bu aynada kendine bakınca eksiklerini görüyor. Geçmişte yaşanmış korkunç acıları görüp, aynı acıların tekrar yaşanmaması için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir çok insan da aynada hırçın, kanlı yüzünü, geçmişini görünce kızıyor, bağırıyor aynayı kırmaya çalışıyor.

Demek istediğim Nişancı romanımı yazmadan öncede ben vardım. Hatta ödüller alan bir yazardım. Ama sebatla, inatla yaşamlarını anlattığım insanlar benim varlığımın farkında değillerdi. Nişancı romanı yaşamlarını anlattığım halkımın beni tanımasına vesile oldu. Yaşamını anlattığım insanlar benim kendilerinden biri olduğumu onların yaşamlarını anlattığımı öğrendiler ve ağızdan ağıza biri birlerine romanlarımdan söz etmeye başladılar. Bu benim için güzel bir duygu.

Her şeyden önce Nişancı Romanını okuduğumda çok etkilendiğimi soylemeliyim. Bu etkilenme biraz da benim kişisel hikayem ile ilgilidir. Birincisi 1925 Hareketi ve Şêx Saîd her zaman yaşamımda önemli bir yer edinmiştir. Ikincisi Nişancı romanın başında romanın kahramanı ile tanıştığınızı yazdığınız yıllarada ben Elazığ da öğrenci idim. Gerçi siz romanın başında Şeyhmus yada CEM (Emin) ile nasıl tanıştığınızı yazmışsınız, ama Nişancı romanını okumayanlar için romanın kahramanı ile nasıl tanıştıĝınızı anlatabilir misiniz?

Nişancı romanımın başlangıcında anlattıklarım(ufak tefek ayrıntılar) dışında doğrudur. Ben 1974 Yılında Elazığ sebze halinde hamallık yapan bana Şeyh Sait İsyanında milis olduğunu anlatan adının Şeymus olduğunu söyleyen bir insanla tanıştım. O yıllar Öğrenci olduğum Hakkari’de yayınlanan yerel "Hakkari Halkın Sesi" gazetesinde yazı yazıyordum. Şeyhmus’un yaşam öyküsü beni derinden etkiledi. Bu gazetede yayınlamak için Şeymusla uzun bir söyleyişi yaptım. Ama bir çok nedenden dolayı bu şöyleyişiyi Hakkari’ye götürüp yayınlatamadım. Nişancı romanı Şeymus’la yapılan bu söyleyişiye sadık kalınarak yazılmış bir roman.

Bazı okuyucular Şêx Saîd hareketinde sizin roman kahramanınız gibi bir şahsın olmadığını, hata bazı Piranlı (Dicleli) arkadaşlar Piran'a Şêx Saîd ile birlikte böyle bir şahsın gelmediğini söylüyorlar? Sizin roman kahramanız neden tarihi belgelerde yok?

Şeyh Sahid İsyanına on binlerce insan katıldı,binlerce insan öldürüldü, topraklarından sürüldü. Bu isyanı yaratan ve bedellerini canlarıyla ödeyen ama varlıklarından hiç söz edilmeyen on binlerce küçük, yoksul Kürt insanı katıldı bu isyana. Sadece Diyarbekir kuşatmasına katılan insan sayısı onbine yakın. Elazığ’ın alınmasına katılan insan sayısı beş bine yakın. Peki biz bu insanların kaçını tanıyoruz, kaçının isimlerini biliyoruz? Bu insanlarında Şeyh Said gibi evi vardı, çocukları vardı, aşıklardı, düşleri, sevdaları vardı. Cephede savaştı bu insanlar, öldü, yaralandı, sakat kaldı, aileleri öldürüldü, köyleri yakıldı, sürgüne gönderildiler. Büyük bir alana yayılan Şey Said isyanın adından söz edilmeyen gerçek kahramanlarıydı bu insanlar. Bu insanlardan her birinin yaşamı ciltlere sığmayacak kadar roman konusudur. İsyanın yükünü omuzlamış bu isimsiz insanların çabalarını inkar etmek afedilmez bir hatadır.

Nişancı romanımın Kahramını Emin’e gelince: Emin’in öyküsünü yazmaya karar verdiğimde Emin'in (Şeyhmus'un) anlattıklarının doğru olup olmadığından emin olmak için araştırmaya başladım. Yazılı kaynaklardan çok sözlü kaynakları temel aldım bu araştırmada. Çünkü bana göre gerçek orada saklıydı. Çünkü yazılı kaynakların çoğu inkar ve iftiraya dayanan resmi tarihi temel alıyordu. Dolayısıyla gerçek resmi tarihin yazdığı kaynaklarda değildi. Gerçek halkın içindeydi. Aradan geçen uzun zamana rağmen halk bu gerçeği derinliklerinde saklayarak nesilden nesile aktarmıştı. Piran olaylarında askerler Şey Said’ten üç tane asiyi teslim etmesini istiyorlar. Askerlerin teslim edilmesini istedikleri asilerden biri vartolu Nebi, biri Emin’dir. Bir çok insan Şeyh Said efendinin yanında genç bir isanın olduğunu teyit etti.

Tarihi roman hakındaki görüşlerinizi alabilir miyiz? Yazar tarihi gerçeklere tam bağlı kalmalı mıdır? Yoksa kendi dünya gorüşüne, yada arzusuna göre romanını kurgulayabilir mi?

Bu sorunuza yanıt vermeden önce tarihi olaylara hangi gözle bakmamız gerektiği konusunda kısa bir açıklama yapmakta yarar var. Çünkü bir çok insan bu konuda yanılgı içerisindedir. Tarihi yazanlar kazananlardır. Kayıp edenlerin tarihini de kazananlar yazmıştır. Kayıp edenlerin tarihini kayıp edenler yazmadıkça gerçek tarihi öğrenmemiz mümkün olmayacaktır. Yukardada anlattığım gibi kayıp edenlerin tarihi halkın söylencelerinde, müziğinde, ağıtlarında, masallarında, efsanelerinde saklı.

Tarih olaylarını yorumlamada senin kimin yanında olduğuna bağlı, kazananın yanında olanla kayıp edenin yanında olanın tarihe bakışı yorumlayışı farklı olacaktır.

Tarihsel olaylar gerçeğe sadık kalınarak romanlaştırıldığı gibi yazarın düş gücüyle zenginleştirilerek de romanlaştırılmıştır. Bu gün her iki türlüde yazılmış romanlara rastlamak mümkündür.Ben tarihsel olaylara kayıp edenlerin gözüyle bakan bir insan olduğum için kayıp edenlerin tarihini yazmayı seçtim. Bu tarihi de mümkün olduğunca gerçeğe yakın yazmaya çalışıyorum. Geçmişte yaşanmış olayları yüzde yüz aynı yazmak, romanlaştırmak mümkün değil. Geçmişi ne kadar gerçeğe yakın yazarsanız yazın mutlaka eksik bıraktığınız bir nokta, yada yaptığınız bir hata olacaktır. Örneğin hangi tarihçi Şeyh Said’in Piran’a girerken, yada dar ağacına giderken ruhunda yaşanan fırtınaları, duyguları anlatabilir? Bu tamamen yazarın önsezileri ve kurgularının eseri olur değil mi?

Nişancı Romanına yapılan eleştirilerden biri de romanın hiçbir yerinde Kürdistan teriminin geçmemesi, bizat Şêx Saîd`in hareketin amacını anlatırken bile Kurdistan'dan, Kürt devletinden söz etmemesi v.b.

Böyle bir soruyu bana sorduğunuz için size teşekkür ederim. Çünkü bu konuda çok fazla sayıda eleştiri aldım. Sanırım bunun nedeni Kürt kökenli okuyucuların romanla eleştiri kitaplarını aynı gözle görmelerinden ileri geliyor. Roman eleştiri kitaplarından farklı bir edebiyat dalı. Romanda asıl olan öyküdür. Siyaset öykünün içerisinde işlenmeli; bir romanda siyaset öykünün önüne geçtiğinde artık o roman roman olmaktan çıkar. Romanda iki türlü sapma var. Birinci sapma romanı tümden siyasetten arındıran postmodern yazarlar. Ben bu tür roman anlayışına katılmıyorum. Bana göre roman öykünün önüne geçmemek şartıyla yaşama dair bütün sorunları işlemeye açık olmalıdır. İkinci bakış tarzıda postmodern romancıların tam tersini yapan siyaseti, idolojiyi öykünün önüne geçiren romancılardır. Bana göre bu bakış tarzıda bir sapma. Doğru olan şey öyküyü temel alıp siyaseti,yaşama dair sorunları öykünün içerisnde işleyen roman tarzıdır. Ben böyle bir roman anlayışına sahip bir yazarım. Nişancı Romanımda da Emin’in öyküsünü temel aldım ama. Şeyh Said isyanında insanların yaşadığı acıları, sürgünleri, ölümleri doğanın uğradığı tahribatları anlattım. Nişancı romanı bir eleştiri kitabı değil. Annesi ve kız kardeşi askerler tarafından rehin alarak Şeyh Said’i öldürmek için gönderilen keskin bin nişancı olan Alevi Kürt bir gencin öyküsünü anlatır. Sanıldığı gibi Nişancı romanı siyasetten arındırılmış bir roman değil siyaseti öykünün içerisine ustaca yerleştirmiş bir roman. Siyaseti kaba slogancılık olarak gören insanlar bunu anlayamaz. Askerler tarfından yakılıp yıkılan bir köyü, haksız bir şekilde öldürülen zorla topraklarından sürülen insanların yaşadığı korkunç trajediyi anlatmayı bir siyaset olarak görmeyen insanların siyaset anlayışını anlamak mümkün değil.

Romanın başlangında anlatılan bölümde Nişancının kahramanı sürekli kaçmaya çalışıyor ve beni bulacaklar diye tedirginlik içinde, fakat okuyucu bu Şexmus`un kimden kaçtığını pek anlayamıyor, çünkü 1976-77 yanlız yaşayan bir ihtiyarın kimlerden kaçabilir, bu pek açık değil..

Nişancı romanı Emin’in Şeyh Said isyanının yaşandığı bir yıllık zaman dilimini anlatır. Ama romanın başlangıcında anlatılan bölümde bu kaçma serüveninden söz edilir. Müsade ederseniz bunu nişancı romanının ikinci cildinde anlatayım. Bırakın süpriz olarak kalısın.

Nişancıya yapılan eleştirilerden birisi de sürekli yağmurun yağması çamur ve karanlık olması, savaş, kan, işkencenin okuyucunu ruhunu kararttığnı, okuyucuya bir nefes aldıracak malzemenin az olması..

Nişancı romanı Eminin Şeyh Said isyanın yaşadığı acılı yılı anlatır. İsyanın yaşandığı yıl Kürt halkının durumu gerçekten çok kötü. Binlerce köy,kasaba, yakılıp yıkılmış,kentler yağmalanmış ,onbinlerce insan öldürülmüş, yüzbinlerce insan zorla yaşadığı topraklyardan çıkarılmış gibi dağlara sığınmak zorunda kalmış kimi zorla sürgüne gönderilmiş, yine binlerce insan zindalara doldurulmuş. Böyle derin,acı alt üst oluşumun yaşandığı bu yılda anlattıklarım yaşanan acıları anlatmakta yeterli olmamıştır. Çünkü durum gerçekten çok acı çok korkunçtur. Şeyh Said isyanı doğal koşulların zor olduğu bölgede ve doğanın en vahşileştiği aylarda yaşanmıştır. Okuyucunun bunu dikkate alması lazım.

Romanda kahramanın hareketinin yenilgisinden sonraki yaşamı yok, Elazığdaki görüşmemizde Şexmus'un ''bana Suriye'deki yaşamını anlattı'' demiştiniz, Suriye'de yaşadıkları da ilginç olmalıdır. Nişancı'nın ikinci cildini yazmayı düşünüyor musunuz?

Evet. Eğer zamanım olursa nişancı romanımın ikinci cildini yazmayı düşünüyorum.

Romanda Şêx Saîd ile ilgili çok tartışmalı bir konuya değiniyorsunuz. Şêx Saîd`in teslim olduğunu yazıyorsunuz? Bu olay Şexmus`un anılarında mı böyledir, yoksa sizin mi ulaştığınız bir sonuçtur?

Burada yanlış bir anlaşılma var. Romanda Şey Said’in teslim olmak istediği yazılmıyor. Şeyh Said kendisine kurulan komplodan kurtulmak için karşı bir komplo düzenliyor. Eğer roman dikkatli okunursa Şeyh Said baharla suları azgınlaşmış Murat ırmağından karşıya geçmeye zaman bulmak için bu hileye baş vuruyor. Ama başarılı olamıyor. Eğer Murat ırmağından karşıya geçmeyi başarsaydı kendisini teslim etmek isteyen insanları teslim alarak adamlarıyla Irak’ a, yada İran’ a gidecekti, plan buydu. Romanda da bu plan uzun uzun anlatılır. Benim yaptığım araştırmalara görede gerçek olan da bu.

Harput’taki Hayalet romanınızda birinci dünya savaşında yaşanan Ermeni kıyımını, tehcirini, Dicle romanındaysa son 30 yılda topraklarımızda yaşanan “düşük yoğunlukta savaş” olarak adlandırılan iç savaşı anlatıyorsunuz? Böyle çok tartışılan ve henüz aktuel olan konularda roman yazmanın sorunları nelerdir. Siz olayları nasıl işliyorsunuz?

Geçen günlerde yayınlanmış dokuz romanımı yanyana getirerek gözden geçirdim. Garip bir şeyi fark ettim; ben aslında dokuz romanımda da ülkemizin son yüz yılda yaşanmış, halktan saklanan gizli tarihini anlatmışım. Biliyorsunuz 1800 yıllarından başlayan farklı kültürlerden, etnisiyelerden, inançlardan oluşmuş Anadolu mozayiğini zorla, baskıyla yok edip tek bir etnisiye oluşturma planı hala uygulanıyor. Bu plan acı, ölüm, sürgün olarak girdi insanlarımızın hayatına. Bu planı onaylayan bir çok kültür, siyaset adamı bu gayri insani zalimlikleri alkışladı. Hala da alkışlayanlar var. Biz bu ülkede yaşayan insanlar olarak bu milliyetçi ırkçı planı uygulamaktan kaldırmadıkça asla mutluluğu yakalayamayız. Bir arada yaşayan insanların birbirlerini farklılıklarıyla kabul edip birlikte yaşamaktan başka bir şansları yok. Aslında benim romanlarımda anlatmak istediğim gerçek bu.

Özellikle son yıllarda Dersim’in bu kadar popüler olması ama bu popülerlikle birlikte Dersimi’in etkinliklerinde Kürt ulusalcılarının değil de, Türkiyeli sol kökenli hareketlerden gelen insanların boy göstermesinin sizce nedeni nedir?

Bu soruyu Dersim’de festival düzenleyen insanlara sormak lazım. Edebiyatta en çok üreten Dersim Alevi Kürt halkının yaşamını, kültürünü, doğasını romanlarında işleyen yazarlardan biri olarak Dersim festivalini düzenleyen insanlar tarafından festivale çağrılmamam beni üzmüştür. Ama bu beni festivale davet etsinler diye doğru bildiklerimi söylemekten beni alı koyamaz. Desim’de festivali düzenleyen kesimler her yıl kadro dağıtır gibi programları kendi partileri, dernekleri arasında dağıtırlar. Ve benim gibi hiçbir siyasi partinin tarafı ve üyesi olmayan ama halkının, ulusunun yanında olan yazarlar çağrılmaz. Ben bir insan olarak doğru bildiğimi söylemek zorundayım. Çünkü halkıma sırf onlara yaranayım diye doğru bulmadığımı doğruymuş gibi anlatamam. Bu sebepten dolayı beni çağırmayacaklarsa varsın çağırmasınlar. Bu sorun yalnız benim değil bölgede yaşayan bütün yazarların sorunudur. Ne gariptir ki gerek bölgemizde bu tür etkinlikleri düzenleyen belediyeler, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri gerekte halkımız bölgemizde yaşayan yazarları yazar görmeme gibi bir bakış tarzı var. Sanki yazar olmak için ilada İstanbul’da Ankara’da, oturmak lazım. Hoş ben bu insanlar çağırılmasın demiyorum. Onları da çağırsınlar onları döşeğe oturtsunlar kapının arkasında küçük bir yer bize verseler bile razıyız. Bölgede yaşayan bir yazar olarak yalnız Dersim festivali değil bölgede yıllardır yapılan hiçbir festivale çağırmadılar bizi. Galiba bizi festivale çağırmaları için kendimizi önce burjuvaziye beğendirmek zorundayız.Halkının yanında olmak yeterli değil galiba...

Rizgari.com

Bu haber 1589 defa okunmuştur. Yorum yaz Yorum yapılmadı
  Diğer haberler
 Yorum     Hit

" Kürtler Mem Kürdistan Zin Olmalıdır! "

   1   1765

İran İslam Cumhuriyeti de "ikinci İsrail" korosuna katıldı

   2   1834

Kürtler ve Kürdistanlılar; Bilgeadam, Ulusal Misyoner ve Onursal Başkanlarını Ebediyete Uğurladılar

   10   3103

Abdülmelik Fırat için İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi'nde gıyabi cenaze namazı

   0   2007

Binemala rêzdarê Xweda jê razî Şêx Ebdulmelîk Firat, silavên Xweda li we bin

   0   1483

"Kürt Halkı Değerli Bir Evladını Kaybetti"

   0   1489

Şehid Şeyh Said'in torunu Abdulmelik Fırat Vefat etti

   28   2291

Duhok ile Sur kardeş şehir oldu

   0   1145

Nîjadperestîya tirk 4 Diyarbekirspor 0

   2   1619

İlk Kürtçe Sertifikalar verildi

   0   1317

"Spor jiyan e, jiyan bi kurdi xweş e"

   1   1333

"Mîn Dît" li San Sebastianê xelat girt

   0   1396

Almanya’da Kürt Film Günleri

   0   1402

Hakkarili Kürtler Kürdistanlı Azeri PKK peşmergesine sahip çıktı

   0   3149

Duhok'ta Kürt düşünür Mela Mahmut Beyazidi'nin heykeli dikildi

   0   1518
© Beroj.com